Hayatın kırıntıları hakkında...

Hoşgeldiniz...

29 Ekim 2007 Pazartesi

Duygusal zekam :)

Duygusal Zeka Katsayınız…


76
EQ'nuz ortalamanın üstü düzeydedir.

Aşağıdaki çizelgede diğer katılımcıların cevaplarının nasıl karşılaştırıldığını görebilirsiniz.


YORUMLAR:

Ortalamanın üstünde bir EQ'ya sahipsiniz – Tabii daha gidecek yolunuz var!

Genellikle çevrenizdeki insanların, arkadaşlarınızın, ailenizin ve önemli müşterilerinizin duygusal durumlarına karşı hassassınız. Kendi davranışlarınızın başkalarının üzerindeki etkilerinin çok iyi farkındasınız.

Yine de, başkalarına ve onların ihtiyaçlarına duyarlı olsanız da kendilerinizinkini de hatırlamalısınız! Bunları dürüstçe dile getirmekten korkmayın. Dünya zaten kendini feda etmiş insanlarla dolu – bir taneye daha ihtiyacı yok!

Ayrıca işteki hırsınızı ya da diğer ana rollerinizi de düşünmelisiniz. Elbette ki deadline'larınız aksamamalı, çocuklar zamanında okula bırakılmalı, projeleriniz sonuçlandırılmalı ancak, bir yerde durmalı ve size bunların dışında nelerin haz verdiğini, nelerin sizin için anlamlı olduğunu hatırlamalısınız. Bunu düzenli bir şekilde yapmayı başaramazsanız düşmanca ve alaycı bir bakış açısına bürünme riski ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Amacınızı yitirirsiniz. Bu da verimliliğinizde, rahat ve mutlu hissetmenizdeki kabiliyetinizde düşüşe yol açacaktır.

Üzerinde çalışılması gereken alanlar:
Kendinize şunları sorun: Hayatınıza en büyük anlam katan üç şey nedir? Genellikle hangi durumlar sizde gerginlik ve stres yaratıyor? Bu durumlarla nasıl başa çıkıyorsunuz? Hangi olumsuz düşünceler sürekli aklınızı meşgul ediyor? İhtiyaçlarınızı ve duygularınızı başkalarıyla paylaşmaktan korkuyor musunuz? Bu korkunuzun altında diğer herkesi daha çok önemsemeniz mi (daha çok diğer insanların sempatisini kazanmak için) yoksa güçlü, sessiz tipi oynamak istemeniz mi yatıyor?

Bu alanlara açıklık kazandırma üzerine çalışırsanız, potansiyelinizi azamileştirme yönünde ilerleyebilir ve hayatınızda daha büyük bir verimlilik, mutluluk ve tatmine ulaşabilirsiniz.

17 Ekim 2007 Çarşamba

Salaklık

Bob Fenster'in "Salakligin Tarihi" kitabindan ornekler . . .

* Arizonali bir adam kelepcelerle oynarken kendini kelepceledi ve anahtari
bulamadi... Kendisini kurtarmak icin cilingir cagirmak yerine polisi
arayinca basi belaya girdi... Onu kelepceden kurtaran polisler, odenmemis
bir kefalet borcu bulundugunu belirleyince onu yeniden kelepcelediler...

* Gillette sirketi 1902 yilinda guvenli jilet satmaya basladiginda
yuzlerce erkek satin aldi... Sonra da bu jiletlerin sakallarini
kesmedigini soyleyerek onlari cope attilar... Gillette yetkilileri, mutsuz
musterilerin tiras olmadan once jiletin sarildigi kagidi cikarmadiklarini
fark ettiler...

* Chevrolet, yeni model arabasi icin "Nova" ismini buldu ama sonra arabayi
Latin Amerika'da satamayacaklari anlasildi... Cunku "Nova", Ispanyolca'da
"gitmez" anlamina geliyordu...

* 1932 yilinda Los Angeles olimpiyatlarinda Fransiz atlet Jules Noel'in
disk atmada kirdigi olimpiyat rekoru sayilmadi... Cunku atisi izlemesi
gereken butun hakemler, sirikla yuksek atlama yarismasini izlemek icin
arkalarini donmuslerdi...

* 1840'da ABD baskanligina secilen William Henry Harrison, cok soguk bir
gunde Washington'da acik havada duzenlenen goreve baslama toreninde sapka
ve palto giymeyi reddederek yaptigi uzun konusma sonucu zaturre oldu...
Yeni baskan sadece bir ay gorev yaptiktan sonra oldu...

* Meksika'daki bir saglikli yasam merkezinin sahibi, vasiyetine mezarligin
sigara icilmeyen bolumunde gomulmek istedigini israrla ekletmeye calisti.

* 1971'de toprak kaymalarini incelemek isteyen Japon bilim adamlari, buyuk
bir yagmur firtinasi efekti yapmak icin bir tepeyi yangin hortumlariyla
adam akilli suladilar. Bu yuzden tepenin cokmesi sonucu meydana gelen
heyelanda, dort bilim adamiyla 11 izleyici hayatini kaybetti.

* Fransiz ordusu, askerlerin mayin tarlalarinda yuruyebilmelerini saglayan
patlamaya dayanikli botlar icat etti. Fakat botlar o kadar agir ve icinde
yurunmesi o kadar zordu ki, askerler mayinlarla havaya ucmadan once pusuya
yatan dusman askerleri tarafindan vuruluyorlardi.

* 1985'de New Orleans'li cankurtaranlar o yil sehrin havuzlarinda kimsenin
bogulmamasini kutlamak icin bir parti verdiler. Partide konuklardan biri
boguldu.

* 1975'de Ingiliz bir cift televizyonda en sevdikleri programi izlerken
erkek yarim saat suren bir gulme krizi sonucu kalp krizi gecirerek oldu...
Esi, cenazeden sonra programin yapimcilarina bir mektup yazarak, kocasini
hayatinin son dakikalarinda bu kadar mutlu ettikleri icin tesekkur etti.

* 1983'de magazada hirsizlik yaparken yakalanan San Diego'lu bir kadin
polislere eger onu birakmazlarsa morarana kadar nefesini tutacagini
soyledi. Polisler kadini birakmadilar, o da gercekten olunceye kadar
nefesini tuttu.

4 Ağustos 2007 Cumartesi

Kader mi?

Belli ki hayat gerçekten zor ama dayanılması gereken bir durum. Zor olan şeyler hayata mal ediliyor aslında. Güzel olan şeylerde hayat insanın aklına gelmiyor. Güzel kendi başına güzel ama, biraz olsun durumlar kötüye gidince, "Hayat bu kadar zor mu?" deniliyor. Hayatı zor yapan veya güzel yapan, çevremiz, alışkanlıklarımız, ilişkilerimiz olmasın sakın? Kader denilen ve çoğu insanın inandığı durum çevremizden, ilişkilerden, içinde bulunulan durumdan hiç etkilenmez mi? Ben etkilenir diyenlerdenim. Ama yine yapamayacağımız veya etkileyemeyeceğimiz zamanlar kesinlikle olur. Kimbilebilir ki yarın ne olacağını; öyle değil mi? Sabah kalktığında, arabanın yerinde olmadığını görmek ne çevrenle ne de ilişkilerle alakalıdır. Ama biraz olaya komplo katarsak şöyle olabilir. Akşam eve geç geldin, o sırada sevgilinle telefonda tartışıyordun ve park ettiğin sırada arabanın camını kapatmayı ve kapıları kilitlemeyi unuttun. Sabah gelince aracı yerinde bulamamak artık kaderden çok, ilişki yüzünden olabilir.
Aslında her durumun kendine göre bi açıklaması olabilir. Herşeyin bir açıklaması mümkündür belki ama olmadığı zamanlara kader deniliyor sanırım.
İnsan ilişkilerini gitgide çıkara dönüştüğü, teknolojinin karmaşık bi hal aldığı, doğanın yok olduğu günler. Yakında herşey kadere bağlanacak. Umuyorum kaderiniz sizi istediklerinize sürükler.

14 Temmuz 2007 Cumartesi

Çalışma hayatı, hayatı kapsarsa..

İnsan Kaynakları gün geçtikçe gelişmekte. İlerleyen teknolojiyle beraber özel yaşamın sınırlarının gittikçe küçüldüğü ve yaşanmaz hale geldiği çalışma yaşamı uygulanan insan kaynakları açısından farklılıklar yaratmakta. Aslında farklı, garip bir uygulama sayılmaz, duymuşsunuzdur, çalışma yerlerinde bilardo salonları, kütüphane, hatta havuz bile olabildiği çalışma alanlarını. İşte böyle bir uygulama varmış İspanyada ki toplantıda anlatılanlar. Güngeçtikçe de uygulama alanları genişleyecek sanırım.

İspanya'nın Sevilla kentinde yapılan 36.
İnsan Kaynakları Yönetimi Konferansında "İş hayatının geleceği" ile ilgili değerlendirmelerde ilginç uygulamalar ve teklifler dile getirilmiştir.Ünlü Bir Şirket yöneticisinin uygulamaları:
"Bizim Şirkette kimse toplantılara katılmak zorunda değil. Eğer ilgilenmiyorsa katılmıyor. Eğer bir raporun acelesi yoksa yazılmıyor. Siz kaç gece sabahlayarak bir rapor yazıyorsunuz, bir hafta yöneticinin masasında bekliyor. Biz bu saçmasapan şeyleri kaldırdık."
"Bizde para kazanmak için lider olunmaz. Altı ayda bir elemanlar liderlerini değerlendirir. Eğer liderin puanı üçüncü sefer de düşüyorsa görevine devam edemez."
"İşe giden herkesin içinde bir yetişkin var. Biz ona çocuk gibi davranıp ne zaman tatile gideceğini, ne giyeceğini, unvanının ne olacağını söylersek olmaz. Şirketimizde satın alma ile uğraşan bir kişi kartvizitine 'arzdan sorumlu kraliyet üyesi' yazdırdı. Olsun,önemli olan işini iyi yapması."
"Kaç kişinin kaç saat çalıştığını , ne giydiğini bilmek istemiyorum. İsterse sahilde çalışsın, nerede çalıştığı umurumda değil, önemli olan sonuca ulaşması."
"Hayatınızın üçte biri eğitim, üçte biri iş ve üçte biri ise emekliliğe ayrılıyor. Paranız olduğunda vaktiniz olmuyor, vaktiniz olduğunda ise paranız olmuyor. Bu çok aptalca birplan değil mi? Biz şirkette bundan kurtulmak için 'retire a little' (biraz emekli ol) programını başlattık. 35-40 yaşındakileri çarşambaları emekli ediyoruz, Emekli olduklarında bütün çarşambalarını satın alıyoruz. İşe gelmiyorlar ama onlara para ödüyoruz."
SEMCO
Richardo Semler
(CEO)

Brasil
(Dünyanın en büyük İş Makinaları üreticilerinden Semco'nun Başkanı)

7 Temmuz 2007 Cumartesi

Alexander Sergeyevich Pushkin

Böyle bi adam yaşamış zamanında, hayatı ilginç sayılmayabilir ama çocuk yaşta Fransız Edebiyatında ezberlemediği olay kalmamış. Ne diyim herşey istekle, inanmakla alakalı sanırım.İnanırsak yapabiliriz.Daha detaylı bilgiler wikipedi'de var, anlatmak bana düşmez. Müsait olusanız bakarsınız artık..Birde Rusça şiirini ekleyim istiyorum buraya, bakalım sitede yer alan kırıntılardan ne kadar yaralanılıyor.Anlamak isteyen uğraşsın..;)

Если жизнь тебя обманет,
Не печалься, не сердись!
В день уныния смирись:
День веселья, верь, настанет.

Сердце в будущем живет;
Настоящее уныло:
Всё мгновенно, всё пройдет;
Что пройдет, то будет мило

3 Temmuz 2007 Salı

Hikaye

senin dudakların pembe
ellerin beyaz,
al tut ellerimi bebek
tut biraz!

benim doğduğum köylerde
ceviz ağaçları yoktu,
ben bu yüzden serinliğe hasretim
okşa biraz!

benim doğduğum köylerde
buğday tarlaları yoktu,
dağıt saçlarını bebek
savur biraz!

benim doğduğum köyleri
akşamları eşkıyalar basardı.
ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
konuş biraz!

benim doğduğum köylerde
kuzey rüzgârları eserdi,
ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
öp biraz!

sen türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
benim doğduğum köyler de güzeldi,
sen de anlat doğduğun yerleri,
anlat biraz!
Cahit Külebi

3 Mayıs 2007 Perşembe

Büyüklük...

Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin, herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Önüne sayılamayacak güçlükler yığacaklardır. Kendini büyük değil küçük, zayıf, vasıtasız, hiç telakki ederek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu güçlükleri aşacaksın. Ondan sonra sana büyüksün derlerse bunu diyenlere gülüp geçeceksin. M.K.ATATÜRK.
Sanırım başka söze gerek yok . . .

10 Nisan 2007 Salı

Keşke

Teypte eski bir Cohen şarkısı:
'Yolumu gözleyen bir kadını terk ettim / karşılaştık bir süre sonra /‘Gözlerinin feri sönmüş’ dedi bana: / ‘Aşkım, ne oldu sana? ’/Böyle gerçeği söyleyince / ben de doğru söylemeye çalıştım ona /‘Senin güzelliğine ne olduysa’ dedim, / ‘benim gözlerime de o oldu’.
8 - 10 dizeye sıkışmış hazin bir aşk hikayesi... Buruk; kırılmış oyuncaklar kadar... Ve yenik; 'keşke'li cümleler gibi... Bu sözcüğü kaç konuşmanızın başına eklemişseniz onca ıskalamışsınızdır hayatı...
Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, 'keşke', onun güzüne denk gelir. Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç...
Mağlubiyetin takısıdır 'keşke'... Kaçırılmış fırsatların, bastırılmış duyguların, harcanmış hayatların, boşa yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılların, gecikmiş itirafların ağıtıdır.
Çarpılıp çıkılmış bir kapıda, yazılıp yollanmamış bir mektupta, göz yumulmuş bir haksızlıkta, vakit varken öpülmemiş bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmiş bir sözdedir.
Feri sönmüş bir çift gözde ya da yitip gitmiş bir güzelliğin ardından iç çekişte...
'Yolunu gözlemeseydim', 'öyle demeseydim', 'terk edip gitmeseydim', 'en güzel yıllarımı vermeseydim' diye diye sızlanır gider.
'Keşke'nin panzehiri 'iyi ki'dir. İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğittir.
'Keşke', çoğunlukla bir 'ahhöla kopup gelir ciğerden... esefler, hayıflanmalar, yerinmeler sürükler peşinden...
'İyi ki' ise, muzaffer bir 'ohhöla büyür; cüretiyle övünür.
'Keşke'li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa, 'iyi ki'lilerde de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar.
Okulu hiç kırmamışsınızdır, sinemada öpüşmemişsinizdir; dokundurtmamışsınızdır kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamışsınızdır.
Konuşmanız gerektiğinde susmuş, koşacağınız zaman durmuş, sarılacağınız yerde kopmuşsunuzdur.
Bir insana, bir işe, bir davaya ömrünüzü adamışsınızdır. O insanın, o işin, o davanın, bunu hak etmediğini sezmenin hayal kırıklığındadır 'keşke'...
'Şimdiki aklım olsaydı' dövünmesindedir. Geriye dönüp baktığınızda, ayıplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmiş, 'Ne derler'e kurban verilmiş, son kullanma tarihi geçmiş bir yığın haz, bilinçaltından el sallar.
'Keşke'cilerin hayatı, kasvetli bir pişmanlıklar mezarlığıdır.
'İyi ki' öyle mi ya! ...
Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasıya yaşamış olmanın iç huzuru ve haklı gururu haykırır.
'İyi ki'lerinizi toplayın bugün ve 'keşke'lerinizden çıkartın. Fazlaysa kardasınız demektir.
Aldırmayın yüreğinizdeki kramplara, mahzun hatıralara... Rüzgarlarla koştunuz ya...
'Keşke'leriniz, 'iyi ki'lerden çoksa... Telafi için elinizi çabuk tutun. Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden karşılaştığınızda siz susarken, feri sönen gözleriniz 'keşke' diye nemlenmesin...
Can Dündar

"İyi ki"leriniz, "keşke"lerinizden çok olması dileğimle...

10 Mart 2007 Cumartesi

Sözlerdeki tezat

Güzel Türkçemiz o kadar zengin ki hemen hemen yaşadığımız her olayın ardından “ee atalarımız boşuna dememiş” ile başlayan bir atasözü kondurabiliyoruz. Peki atalarımız bizim yaşadığımız olayları önceden biliyorlar mıydı? Cevabı çok basit. Hayır… Onların yaptığı tek şey yaşayabileceğimiz her olayın ardından bize öğüt verici birkaç anı bırakmaktı. Hal böyle olunca ortaya birbiriyle çelişen olayların doğurduğu birbiriyle çelişen atasözleri ortaya çıkmış. İşte böylece her olaya uydurabileceğimiz bir atasözü bulabiliyoruz. Eee hakikaten atalarımız işlerini biliyorlarmış… İşte size birkaç tane örnek…
Damlaya damlaya göl olur. / Taşıma suyla değirmen dönmez.
İyi insan lafın üstüne gelir. / İti an çomağı hazırla…
Bir elin nesi var iki elin sesi var. / Nerde çokluk orda …luk.
Fazla mal göz çıkarmaz. / Azıcık aşım ağrısız başım…
Kervan yolda düzelir. / Balık baştan kokar.
Söz gümüşse,sükut altındır. / Sükut ikrardan gelir.
Harama uçkur çözülmez. / Güzele bakmak sevaptır.
İki gönül bir olunca samanlık seyran olur. / İki çıplak bir hamama yakışır.
Bülbülün çektiği dili belası… / Bilmemek ayıp değil öğrenmemek (sormamak) ayıp.
Eşeğe altın semer vursan, eşek yine eşektir. / Ye kürküm ye…
Eğri otur doğru konuş… / Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.
Düşenin dostu olmaz. / Dost kara günde belli olur.
Ava giden avlanır. / Atın ölümü arpadan olsun.
Erken kalkan yol alır. / Acele işe şeytan karışır.
Birlikten kuvvet doğar. / Körler, sağırlar; birbirlerini ağırlar.
Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. / Lafla peynir gemisi yürümez.
Gün ola harman ola… / Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.
Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol. / Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma.
İyilik yap denize at. / Merhametten maraz doğar.
Zararın neresinden dönülse kardır. / Gelen gideni aratır.
Yüzü güzel olanın huyu da güzel olur. / Yüzü güzel olanı değil huyu güzel olanı sev.
Akıl akıldan üstündür. / Aklın yolu birdir.
El elden üstündür. / Alet işler el övünür.
Acı patlıcanı kırağı çalmaz. / Kurunun yanında yaş da yanar.
Zorla güzellik olmaz. / Zora dağlar dayanmaz.
Öfke baldan tatlıdır. / Öfke ile kalkan zararla oturur.
İşleyen demir ışıldar. / İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur.
Fazla mal göz çıkarmaz. / Azı karar çoğu zarar.
İnsanın kıymetini insan bilir. / İnsanoğlu çiğ süt emmiş.
Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al. / Beş parmağın beşi birbirine benzemez.
Olmaz olmaz deme… / İş olacağına varır.
Eski dost düşman olmaz. / Güvenme dostuna saman doldurur postuna..
Harama el uzatılmaz. / Üzümü ye bağını sorma…
Teşekkür Esin.

9 Mart 2007 Cuma

Geçmişin izi..

Eski dosttur belki seni geçmişe bir kez götürüp getiren. Nedendir acaba insanın eskiden tanıdığı ve uzun zaman görmediği biriyle gözünde canlanan geçmiş? Çok mu hızla geçmekte yıllar? Belkide biz çok hızlıyız. Bilmiyorum ama insan eskiden yaptıklarını düşündüğünde sanki daha da bir masumlaşıyor. Yitirilen kayıp bir zaman, biten umutlar veya gerçekleşen umutlar... Zamanda yolculuk olsa ilk bileti nereye alırdınız? İlkokulun o ilk mahsun gününe, ilk sevginizi paylaştığınız ana yada çok isteyip kazandığınızı duyduğunuz sınav sonucunuzun haberini aldığınız zamana gitsek acaba nasıl olurdu halimiz? Şu an durduğunuz yerden, o ilk ana kadar geçen süre... Dostlarınız, yanınızda olanlar, olmayanlar, yaptıklarınız, yapmadıklarınız, keşkeleriniz, iyikileriniz, kıyafetleriniz, saçınız, umutlarınız, geceleriniz, bisikletiniz, oyuncak arabanız, ilk sınavınız, ilk bütünlemeniz... Ne kadar çok şey varmış diye düşeneduralım, bir o kadar da şey olacak hayatımızda. Tabi eğer nasipse.
"Bugün, aslında dünün yarını; yarının dünüdür". Herşey bugünde gizli.. Belki de işin gizemini bulmamız için bize hergün birgün veriliyor, ama bir türlü bulamayıp, yeniden diğer güne başlıyor gibiyiz. Bu zaman diliminde yaşananlar daha sonra karşımıza, geçmiş diye çıkıyor. O sırada akılda kalacak şeylerede geçmişin izi deniliyor. İz bırakmazsa eğer o gün pekte bir önemi yok ileride. Hayatınızda derin, umut dolu, gülümseyerek hatırınızda kalacak izlerin olması dileğimle...

27 Şubat 2007 Salı

ÜÇ TÜRLÜ SEVGİ VARDIR..(3)

Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?
Ve işte sevgilerin en gerçeği:"Rağmen"Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için? Eğer türü sevgiden farklı bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için Çünkü türü sevgi de değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan Bir şey olduğu için değil, Bir şey olmasına rağmen sevilir. Güzelliğe bakar mısınız? Rağmen sevgi. Esmeralda, Quasimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına Rağmen sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına rağmen tapar. Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara rağmen sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılanması şartı ile. Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine rağmen olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor. Japon yazar yüreklerin en çok susadığı sevgi budur diyor. Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir. Bunun böyle olduğundan nasıl emin olursunuz? Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor. Şu soruma cevap verin diyor. Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz? Kendi kendinize yaşamamın ne yararı var diye sormaz miydiniz? Devam ediyor Toyotome: Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün. Dünya birden bire başınızın üstüne çökmez miydi. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi? Diyelim sıradan bir yaşamınız var. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatinizi nasıl yaşardınız? diye soruyor ve yanıtlıyor: Öyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar. Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor Rağmen sevgiyi. Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni Rağmen türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır. Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome. Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var. Kimsede başkasına verecek fazlası yok? diye açıklıyor. Anlatıyor: Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama o da aynı şeyi başkasından beklemektedir. Peki bu dünyada sevgi ne kadar var. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz. Hani nerede? Hepsi o. Ve asıl çarpıcı cümle en sonda.
DÜNYADAKİ EN BÜYÜK KITLIK, RAĞMEN TÜRÜ SEVGİNİN YETERİNCE OLMAYIŞIDIR. İYİ DÜŞÜNÜN..........(Son)

26 Şubat 2007 Pazartesi

ÜÇ TÜRLÜ SEVGİ VARDIR...(2)

"Çünkü" türü sevgiToyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: Bu tür sevgide kişi bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. Örnek mi? Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin (Yakışıklısın). Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki. Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun. Seni seviyorum. Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki. Yazar, Çünkü türü sevginin Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz hoş bir şeydir egomuzu okşar. Bu tür olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama derin düşünürseniz, bu türün Eğer türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki bu tür sevgi de, yükler getirir insana. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfının en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler. O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi diye soruyor Toyotome. Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var. Birincisi; acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz korkusu. Tüm insanların iki yani vardır. Biri dışa gösterdikleri öteki yalnızca kendilerinin bildiği. İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse korkusu buradan doğar. İkincisi de ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa endişesidir. Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişana bozup onu terk etmiş. Daha acısı ayni kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne kurulmuş olduğundan bir günde ölmüş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş... Japon yazar toplumlardaki sevgilerin çoğu "Çünkü" türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür diyor. (Gerçek sevgiyle devam edecek...)

24 Şubat 2007 Cumartesi

ÜÇ TÜRLÜ SEVGİ VARDIR.... (1)


Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış bu yazıyı. Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir diye başlıyor. Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz diye soruyor. Sonra anlatmaya başlıyor: Sevgi üç türlüdür. Birincinin adı "Eğer" türü sevgi. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar. Örnekler veriyor: eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. Bir şarta bağlı sevgiToyotome en çok rastlanan sevgi türü budur diyor. Karşılık bekleyen sevgi. Sevenini, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı olarak vaat edilen bir sevgi türüdür bu diyor yazar. Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır. Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıkları başlıyor. Sevgi nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor. Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin? diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba vaktiyle sende bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın diyor. Baba daha çok kızarak delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı diyor yazar. Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı. İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında. Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek bu genç adamın yaptığı gibi yaşamı sürdürmekle ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir diyor Masumi Toyotome. İlginç değil mi? (Devam edecek)

22 Şubat 2007 Perşembe

BİM'de eski sevgiliyi görmek

Bim'e dogru yola çiktim. zaten iki adim ötesi bim. annemin terliklerini giyip çikayim lan dedim, kim iki saat simdi bagcik baglayacak. ama olgun bir erkek insanda egreti duran seylerin basinda anne terligi geliyormus canlar, ben bunu anladim.bim her zamanki gibi sakindi. klima çalisiyor ama sogutmuyordu. nasil bir klima lan bu diyerek incelemeye basladim. ama görevli beni balici sandi, çünkü ayaklarimda da acayip terlikler altimda çamasir suyu siçrayip da rengi atmis bir pijamayla pek de güzel bir gaspçi havasi veriyordum."abi bu klima üflemiyor galiba" dedim. ama cevap vermedi, isine döndü.tam arkami dönüp gidecekken tanidik bir ses duydum. pek bir tanidik. sanki bir zamanlar kulagima "askim" ,"seni seviyorum" diyen bir ses. Yavasça arkami döndüm. Evet, eski sevgilimdi bu. bir zamanlar sevdigim kadindi. bir zamanlar elele tutusarak mal gibi gezdigimiz kadin. simdi nisanlisiyla bim'e gelmis alisveris yapiyordu. bir zamanlar asik oldugum kadindi bu.evet bir zamanlar ugruna canimi verebilecegim kadindi bu.ben saskinliktan elimdekileri yere düsürünce bunlar birden irkildi ve hemen arkasini döndü. ben, beni görmesinler diye hizlica asagiya egildim ama kahretsin bim'de raf diye bir sey yok ki. tansas olsa arkadaki adam seni göremez ama raf yerine kolilerde ürün sergileyen bim sayesinde saklanamadim.peki size sorarim. siz arkanizi döndügünüzde, devekusu gibi saklandigini sanan ama ayaginda ufak numara anne terlikleriyle siçar gibi çömelmis ve çatali gözüken bir adam görseniz ne yaparsaniz? iste onlar da öyle yaptilar. bastilar kahkahayi. yavas ve gurur yikilmisça ayaga kalktim.gözlerine baktim. bana bakti, mahzun bir bakis görmek isterdim ama alay ediyordu resmen. ayaklarima bakiyordu. anne terligi giymis, parmaklari ucundan çikmis bir ayak. buydum iste. sen bu adamla bir zamanlar çikmistin. simdiki sevgilin çok iyi giyinmis ama bir bak bakayim ona.bim'de bu siklik? sence de biraz samimiyetsiz degil mi? ben en azindan yakisiyorum buraya. içimden geldigi gibiyim.böyle düsündüm ama sonra bosver dedim. adam kapmis kizi, ben de lavuk gibi pijamayla terlikle geziyorum. kim naapsin lan beni. "nasilsin görüsmeyeli?" dedim. "iyiyim" dedi. "ne güzel" dedim. "hihi" dedi.gittikçe gerginlesiyordu ortam. yeni sevgilisi killandi mi acaba diye baktimama "nasil olsa bu lavuktan bir zarar gelmez" düsüncesi hasil oldugundan zerre umrunda degildim herifin. adam en ucuz kangal sucugu seçmekle mesguldu."niye böyle olduk biz?" der gibi baktim. "ne diyorsun?" der gibi bakti bana. "niye böyle olduk diyorum?" der gibi tekrar baktim. "ne diyorsun anlamiyorum" der gibi tekrar bakti bana. "neyse bosver" der gibi baktim. bosverdi alisverise devam etti. bir güle güle demeden.gözyaslarimi saklayarak elimden düsürdüklerimi aldim ve kasaya gittim. bir de peçete aldim, gözyaslarimi silmek için. kasadaki görevli yine baliciymisim gibi bakti bana, "paran var mi" der gibi bakti bana, bana bakmasin artik kimse. al lan parani der gibi uzattim, para üstü beklemeden çiktim ama sonra hemen geri dönüp sahsiyetsizce aldim paranin üstünü. tam çikacakken fis almayi unuttugum aklima geldi. dönüp onu da aldim. kahretsin bir romantizm de yasayamadik be.eve giderken serkan geldi yavasça yanima. tek dostum, yoldasim, üzgün oldugumu anlayabilen tek insan."abi bir sey diycem. pijamanin arkasinda delik var, baya bir büyük"o günden beri evdeyim. bim'e de kapiciyi yolluyorum.ALINTIDIR...

21 Şubat 2007 Çarşamba

Güldürmek mi, ağlatmak mı?

İnsanlar vardır hayatta bir şeylerden şikayet eden, memnun olmayan. Sürekli elindekilerin değerinden habersiz, veryansın eden bir başka dünya kurabilmek adına. Kim bilir belki çocukluk yılları etkilidir, bu garip isteklerin ilk oluşumuna sebep. Her şeyin herkes için aynı olmasının imkansız olduğu bu sahnede, belki de sahneye renk, ışık olan budur. Boşluklar dolar belki o tavırlarla... Kimseden memnun olmayan, sürekli onlar için bir şeyler yapılması şart olan insanlardan bahsediyorum. Nedendir bu tavırlar. Belki de anlam verilemeyen hayvanlarda olduğu düşünülen içgüdüler nasıl açıklanamıyorsa, insanlarda da bu açıklanamıyordur. Sürekli almak ama hiç vermeden. "Peki her şey karşılıklı mı olmalı?" diye bir soru sorulduğunu duyar gibiyim. Kim ne derse desin, ben iddia ediyorum ki hayatta karşılıksız verilen yoktur; vardır ama çok azdır. Beklide bu karşılık mantığı, insanı memnun etmeyen.
Güldürmek ve ağlatmak... İki farklı terim ama birbirinin olmazsa olmazı. Yani biri varsa diğeri de akla gelebilir hemen. Tiyatro sembolüdür birde ağlayan surat ile gülen surat. İşi odur tiyatronun, ağlatmak yada güldürmek. Seyirci ikisi için gelir o koltuklara. Bir karşılık vardır bu ilişkide yani. Hayatın içinde oluşan tiyatroda oynamakta bizlere düşer. Dur durak bilmeden devam eder sahne... Ta ki en son perde kapanana kadar. Ya güldürmeliyiz yada ağlatmalı ki bizimle beraber olan çevremiz, bizlerden bir şey elde edebilsinler. Bu da bir çeşit karşılık mevzuu olabilir ama hayatında gerçeğidir aynı zamanda. Kimi zaman ağlatmalıyız ki, dost olduğumuz bilinsin, kimi zaman güldürmeliyiz ki neşeli olduğumuz bilinsin… Bir garip çelişki sanırım yazılanlar. Ama varlığımızı oluşturan temel çelişkilerden. Almak, vermek; güldürmek, ağlatmak… Hangisi doğru acaba? Ne kadar verilip, ne kadar alınmalı yada ne kadar güldürmeli? Sahne bizim için son bulduğu, perde kapandığı zaman acaba, alkış seslerini mi duyarız yada hıçkırıkların arasında ki ağlama seslerini mi? Ama diğer bir tarafta acaba o son perdeye gelen olur mu?

19 Şubat 2007 Pazartesi

Renklerin farkı

Hayatta ki renklerin farkını anlamak ne kadar garip duygudur. Bunun aslında ne gereği var ki diyebilirsiniz. Mavi, sarı, yeşil... Farkı ne olabilir ki? Aslında farklı olduğunu anladığım an bugün bir arkadaşımla yaptığımız "Renk Körlüğü Testi" ' nin onu açısından olumsuz geçtiğini görene kadar dı... Garip birşey bir insanın gördüğünü bir başkasının göremediğini bilmek. Ayrıca, Dünyada milyonlarca renk körü olduğunu, fakat bunlarının çoğunun bu olaydan bi haber olduğunu biliyor muydunuz? İşte size test imkanı www.cihannet.com/cnet/yasam/saglik/renktest/test1.htm bakalım sizler ne durumdasınız? Sağlıklı ve mutlu birgün dileğimle, hoşçakalın.

17 Şubat 2007 Cumartesi

Seninle..

Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun? Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek. Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?''Seni seviyorum'' sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek. Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun? Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek... Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun? Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak. Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun? Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana... Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek... Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek. Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun? Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak... Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak. Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime. Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun? Nereden bileceksin? Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi... Isırmazdım dilimin ucunu... Özlemezdim seni yanımdayken.Kıskanmazdım. Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda... Yıldızlara aya dert yanmaz, böyle her şarkıda serhoş olmazdım. Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize... Ve her kulaçta haykırırdım seni.. Ama sen hiç benimle olmadın ki... YA AKLIN BAŞKA YERLERDEYDİ YA YÜREĞİN.. Can YÜCEL (Sevildiğinden bihaber sevilene..)

15 Şubat 2007 Perşembe

Dillerin çözümü

İnternetin hayatımıza girmesinden itibaren, kalkan sınırlar sayesinde istenilen coğrafyaya gidilebilen bir serüven başladı hayatımızda. İnsanlar artık evlerinin çatılarına kadar inebilen, uydu haritalarının içinde yaşayabiliyorlar. Fakat en büyük sorun dillerin çeşitliliği olmuştu ki artık yavaş yavaş onunda çözümünü bulmaya başladır. İşte size bir örnek, http://babelfish.altavista.com/translate.dyn burada bir çok dil, ingilizceye çevirilebiliyor, hatta web sayfasını bile bir kaç dakika içinde çevirme başarısı var. Diyelim ki ingilizce bilmiyorsunuz.Sorun değil işte bu da bizim için çeviri yapan bir site, www.hemencevir.com aslında bir bilgisayar ortamında çeviri yapılıyor, sözlükten bulup cümle oluşturmaya çalışılmış ama ne anlatmak istediğini az çok anlayabilirsiniz. Biraz da sayfayı sürekli yenilemek gerekiyor ama eninde sonunda çeviriyi yapıyor merak etmeyin. Hadi bakalım bakın dil sorunun da çözmüş olduk..

Başlarken...

Bugün, 15.02.2007 Perşembe, yani geçmişteki hayatımızın son, geri kalan hayatımız için ise ilk gün.. Yani şu demek, hem son hem ilk... Umarım sizlerin hayatıda en güzel sonlardan ve ilklerden oluşur... Blog için ilk gün. Umarım zevkli ve hayatın içinden ilginç yazılarla vakit geçirebilirsiniz... Sizlerden de yardım almadan olmaz tabi bu işler. Onun için şimdiden emeği geçenler için, o emeğe bir göz atıp okuyanlar için kocaman bir teşekkür... Sevgiyle ve sağlıcakla kalın...